Modern Zamanların Büyük İllüzyonu
Klinik pratiğimde, dışarıdan bakıldığında kariyeri yolunda, ekonomik gücü yerinde, her sezon en iyi tatillere giden, gardırobu en iyi markalarla dolu olan danışanlarımdan şu cümleyi çok sık duyuyorum: “Hocam, her şeye sahibim, sürekli bir şeyler yapıyorum ama pazar akşamları içime çöken o anlamsız boşluk hissini bir türlü geçiremiyorum.”
Bu cümle, modern insanın içine düştüğü o büyük ve yorucu illüzyonun itirafıdır. Bugün tüketim toplumunun ve modern hayatın bize sinsice dayattığı çok büyük bir kavram karmaşası var: Mutluluk ile hazzı birbirine karıştırmak. Bize öyle bir dünya pazarlandı ki, ne kadar çok tüketirsek, ne kadar çok satın alırsak, ne kadar popüler yerlerde tatil yapıp bunu sergilersek o kadar “mutlu” olacağımıza inandırıldık. Sonuç ne oldu? Hafta sonları tıklım tıklım dolan AVM’ler, bir kıyafeti alırken yaşanan o 15 dakikalık geçici coşku, sürekli bir sonraki tatili planlama çılgınlığı ve günün sonunda yatağa yattığımızda değişmeyen o kronik içsel yalnızlık.

Haz ve Mutluluk Arasındaki O İnce Çizgi
Peki, seans odasında bu kısırdöngüyü incelerken haz ile mutluluk arasında nasıl bir ayrım yapıyoruz?
- Haz (Hedonizm); dışsal bir uyarana bağlıdır, anlıktır ve çok hızlı tüketilir. Yeni bir telefon almak, bir mağazadan alışveriş yapmak, lüks bir restoranda yemek yemek veya tatile gitmek bedende hızlı bir dopamin patlaması yaratır. Ancak dopamin, doğası gereği hızla yükselir ve aynı hızla çakılır. Çakıldığı an, ruh o ilkel boşluk hissine geri döner. İşte bu yüzden insan, o boşluğu kapatmak için daha çok satın
- almak, daha çok gezmek, daha çok tüketmek zorunda hisseder. Bu, sonu gelmeyen Hedonik bir kısırdöngüdür.
- Mutluluk (Eudaimonia); dışsal nesnelere veya uyarılara muhtaç değildir. İçsel bir anlam, bütünlük ve dinginlik halidir. Mutluluk, kişinin kendi ruhsal dünyasıyla barışabilmesi, hayatına bir anlam katabilmesi ve en önemlisi, boşluk hissiyle kalabilme becerisidir.
İçsel Boşluğu Alışveriş Torbalarıyla Doldurmak
Psikodinamik yaklaşımdan baktığımızda, modern insanın o AVM’lerden çıkamaması, sürekli seyahat etme ihtiyacı duyması aslında bir “kaçış” ve “ikame” çabasıdır. Erken çocukluk döneminde ruhsal dünyamızda açılan o görünmez yaralar, sevilme, onaylanma ve güvende hissetme ihtiyaçları zamanında tam olarak karşılanmadığında, içimizde derin bir varoluşsal boşluk kalır.
Yetikinlikte psikodinamik olarak kendimize dönüp bu boşluğun acısıyla yüzleşmek yerine, modern hayatın sunduğu o hazır reçeteyi seçeriz: Boşluğu nesnelerle doldurmak. Kişi, o anki içsel kaygısını veya mutsuzluğunu bastırmak için bir mağazaya girer, aslında ihtiyacı olmayan o şeyi satın alır. O an satın aldığı şey bir elbise veya bir teknolojik alet değildir; o an satın aldığı şey, “Ben değerliyim, ben güçlüyüm, ben de varım” hissidir. Ancak o nesne eve gelip kutusundan çıktığı an büyüsünü kaybeder. Çünkü hiçbir dışsal nesne, içsel bir eksikliğin yerini kalıcı olarak tutamaz.

Bu Kısırdöngüden Nasıl Çıkılır?
Sürekli koşturmaktan, bir şeyleri tüketerek mutlu olmaya çalışmaktan yorulduysanız, durma zamanınız gelmiş demektir. Değişim, o dışsal gürültüyü biraz olsun kısaltıp içimize bakmakla başlar.
Seans odasında yaptığımız şey, size tüketimi tamamen yasaklamak veya tatilleri hayatınızdan çıkarmak değildir. Amacımız, o vitrinlerin arkasına sakladığınız, AVM koridorlarında kaçmaya çalıştığınız, valiz hazırlarken arkada bırakmak istediğiniz o “gerçek sizi” bulmaktır. Ruh, ancak kendi kısırdöngüleriyle, geçmişten getirdiği o yalnız çocukla yüzleştiğinde ve hayatına gerçek bir anlam katabildiğinde sakinleşir. Gerçek mutluluk, daha fazlasına sahip olmak değil; hiçbir şeye sahip olmadığınızda bile kendi içinizde güvende ve tam hissedebilmektir.